spot_img
3 Nisan 2026 / 18:16
spot_imgspot_img
spot_img

Haftanın Yazıları

spot_img

Son Yazılar

Before…

Üç Şehir, İki İnsan, Tek Aşk: Avrupa’nın Sokaklarında Doğan ve Büyüyen “O” Aşk

Sinema, yıllar boyunca birçok akılda kalan aşk hikayesi izletti bize. Bazıları güldürdü, bazıları ağlattı ama hepsi bize aşkı hissettirdi. Ama bir tanesi var ki tıpkı bir deney gibi bizi on sekiz sene boyunca sürükledi. Tabii ki “Before” üçlemesinden bahsediyorum. Richard Linklater’ın “Before” üçlemesi diğer aşk filmlerinden çok daha farklı ve hatta yeri geldiğinde çok daha sert bir bakış açısı sunuyor izleyene. Bu seriyi benzersiz kılan, on sekiz yıla yayılan bu aşkın; sinemanın en büyük lüksü olan zamanı reddedip gerçek zamanı başrole koyması.

Filmler arasında geçen dokuzar yıllık aralarla birlikte Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin canlandırdıkları karakterlerle eş zamanlı yaşlanması, duyguların sadece değişmesine değil, karakterlerin bizzat olgunlaşmasına da tanıklık etmemizi sağlıyor.

Jesse ve Céline ile ilk kez Before Sunrise (1995) filminde, Viyana sokaklarında 23 yaşındayken tanışıyoruz; ardından Paris’in melankolik havasını içimize çekerken Before Sunset (2004) filminde 32 ve nihayetinde Mora Yarımadası’nın sert rüzgarlarını arkamıza alarak Before Midnight (2013) filminde 42 yaşındaki hallerine şahitlik ediyoruz.

Ama bu filmlerden kısa kısa bahsetmek ve onları özel kılan ya da içimizde kaybolan o duyguları orataya çıkarmasının detaylarına bakmak istesek nasıl olur?

Before Sunrise (1995)

“Isn’t everything we do in life a way to be loved a little more?

(Before Sunrise)

1995 yılında Viyana’da bir trende başlayan bu hikaye, aslında en saf haliyle bir “ihtimal” hikayesi. Tüm seriyi bazen “Ya olursa?” ihtimalini düşünerek, bazen de “Ya olmuş olsaydı?” diyerek izliyoruz. Eski sevgilisinden yeni ayrılmış Amerikalı Jesse ile Budapeşte’deki büyükannesinin yanından dönen Parisli Céline’in tesadüfen yan yana gelmesi ve şehri beraber gezmeye başlamaları; sadece bir gece sürecek olan ama bizi on sekiz yıl boyunca peşinden sürükleyecek o büyük aşkın fitilini ateşliyor.

Viyana’nın o mükemmel sokaklarındaki uzun yürüyüş boyunca dinden cinselliğe kadar her konu hakkında kesintisiz konuşan iki genci izliyoruz. Richard Linklater bu sahnelerde uzun ve kesintisiz planlar tercih ederek bizi üçüncü bir kişi konumuna getiriyor. Böylece onların aşık oluşuna uzaktan dahil oluyoruz. Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin arasındaki bu kimya, kurgusal bir senaryodan ziyade o an doğaçlanmış bir sohbete tanıklık ediyormuşuz hissi yaratıyor ki filme kendimizi yakın hissetmemizi sağlayan en önemli faktör de uzun kesintisiz planlar.

Film devam ettikçe zamanın daraldığını ve bu büyülü tanışmanın sonuna geldiğinizi hissettiğinizde ise kafanızda tek bir soru canlanıyor “Ne olacak şimdi?”. Çünkü izlerken zamanın dolmasını istemiyorsunuz ya da sonunda birinin o trene binmemesini bekliyorsunuz ama öyle olmuyor. Tıpkı gerçek hayatta da olmadığı gibi. Before serisi her film dozu arttırarak sizi gerçeklerle tanıştırıyor. ” Bunlar sadece filmlerde olur” dediğimiz o an, birbirlerinin telefon numaralarını almak yerine, altı ay

sonra aynı yerde buluşmak üzere sözleşiyorlar. Ve biz, tam dokuz yıl boyunca o buluşmanın gerçekleşip gerçekleşmediğini beklemek zorunda kalıyoruz. Ve bekliyoruz da…

Before Sunset (2004)

“I guess when you’re young, you just believe there’ll be many people with whom you’ll connect with. And later in life you realize it only happens a few times.”

(Before Sunset)

Before Sunset, “ya olursa” ihtimalini alıp suratımıza öyle bir çarpıyor ki; film başlar başlamaz seyirci, ilk filmdeki romantik havadan çıkıp daha gerçekçi ve olgun bir dünyaya adım atıyor.. Film diyor ki: Hayat filmlerdeki gibi değil. Viyana’da yaşadıkları o büyülü geceyi bir romana dönüştürüp başarıya ulaşan evli yazarımız Jesse ile artık idealist bir çevre aktivisti olan Céline, tam dokuz yıl sonra Paris’teki bir kitapçıda yeniden karşılaşıyor. Ancak bu kez karşımızda o tutkulu toy gençler değil de hayatın gerçekleriyle yüzleşmiş 32 yaşında iki yetişkin var.

İlk film; Céline’in trene yetişme durumu üzerinden baskı kurarken, ikinci film Jesse’nin uçağa yetişmesi üzerinden zaman baskısı yaratıyor. Bu baskı “kaçırılan fırsat” kavramını iliklerinize kadar hissettiriyor. Buradaki en kritik unsur, aradan geçen kayıp dokuz yıl. Jesse’nin mutsuz evliliği ve Céline’in çok da anlam yüklemediği kısa süreli ilişkileri, ilk filmde bize hissettirilen o saf umudu bir parça söndürüyor; çünkü karakterler de o umudu biraz yitirmiş durumda. Hayat da tam olarak bu değil mi? Film ilerledikçe “bu gerçeklik bizi yeniden nasıl inandıracak?” diye düşünürken, birbirlerine yaptıkları itiraflar ve beklemediğin anlarda ağızlarından dökülen o cümleler, bütün o mesafeyi yavaş yavaş eritip seni yeniden o duygunun içine çekiyor. İşte o zaman o 24 saatin gerçek

duygular olduğundan emin oluyorsunuz. Ve son film bu sefer bizi bir dokuz sene daha “Jesse uçağı kaçıracak mı?” sorusuna takılı bırakıyor. İtiraflar sonrası bu aşk yine mi yarım kalacak sorusunu cebimize koyup beklemeye koyuluyoruz.

Before Midnight (2013)

And if you think I’m just some dog who’s gonna keep coming back, you’re wrong. But if you want true love then this is it. This is real life, it is not perfect but it is real.”

(Before Midnight)

Serinin son filmi olan Midnight izlerken ağır geliyor. Jesse ve Celine’ın taşıdıkları yükler sizin de yükünüz gibi… Diğer iki filmin aksine “hayat hiç toz pembe değil” diyor. Hayat sert ve gerçekçi, aşk hikayeleri sandığınız gibi değil diyor Before Midnight. “Size istediğiniz aşkı verebilirim ama yine mutlu olmayabilirsiniz” diyor.

Yine bir dokuz yıllık zaman atlamasının ardından Jesse ve Céline’i bu kez Yunanistan’ın Mora Yarımadası’nda, artık ikiz kızları olan bir çift olarak buluyoruz. Bu film; “sonsuza dek mutlu yaşadılar” masalını reddeden, sarsıcı derecede gerçekçi ve pembe olmayan bir final sunuyor seyiriciye.

Sinematografik açıdan Linklater, filmin başındaki yaklaşık 13 dakikalık kesintisiz araba sahnesi ile bizi yıllardır tanıyor gibi hissettiğimiz o çiftin kaotik ilişkisinin içine atıyor ve yalnız bırakıyor. Felsefik veya flörtöz diyaloglar yerini hayal kırıklıklarına bırakıyor. Çiftin kavuşmuş olmasına sevinmekle geldikleri hale üzülmek arasında kalıyoruz. Jesse’nin ilk evliliğinden olan oğluna yakın olma isteği ile Céline’in kariyer kaygıları arasındaki çatışma, filmin merkezindeki o meşhur otel odası sahnesinde zirveye ulaşıyor. Otel sekansındaki her replik resmen aşkın iki yüzünü temsil ediyor. Ama film biterken siz 18 yıllık bu süreci tekrar yaşıyor gibi oluyorsunuz. Jesse ve Celine

sanki hayatındaki en yakın arkadaşların gibi, o hayal kırıklıklarını sanki sen de yaşamışsınız gibi, o aşkı sanki sen de hissetmişsin gibi…

Before serisi; aşkın ve kurulan o derin bağın yalnızca cinsellik ve romantizmden ibaret olmadığını, asıl meselenin anlaşılmak ve gerçekten konuşabilmek olduğunu gösteriyor. Hayatın herhangi bir anında “o” kişiyle karşılaşabileceğimizi düşünsek de, gerçeğin bunun sandığımızdan çok daha nadir olduğunu yüzümüze vuruyor. Gerçek aşk (Jesse’nin de dediği gibi); zaman her şeyi aşındırırken, idealler değişip sorumluluklar arttığında bile o odada kalmaya devam etmektir. Mükemmel değildir ama gerçektir.

Üçlemeyi ilk bitirdiğimde film hakkındaki detayları araştırırken bir cümleye denk gelmiştim. Yazıyı bununla bitirmek isterim çünkü bence filmi çok güzel özetliyor:

“Richard Linklater, Ethan Hawke ve Julie Delpy sadece üç film yapmadılar; gerçek hayatın akışını yakalayan sinematik bir deney inşa ettiler. Before Sunrise’ı genç ve umut doluyken izlersiniz. Before Sunset’e yaşınız biraz ilerlediğinde ve keşkelerle dolduğunuzda geri dönersiniz. Before Midnight ile ise bağlılığın, tavizlerin ve o sessiz cesaretin tam ortasındayken yüzleşirsiniz. Bir filmin sizinle birlikte büyümesi nadir görülen bir durumdur; üç filmin birden bunu başarması ise çok daha nadirdir. Eğer sinema hayatın bir yansımasıysa, Before üçlemesi bu hayatın en dürüst aynalarından biridir.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar