– “…Beklemek değil bu yahut inziva. Ölmek değil bu, hiç değil yaşamak.”
Senaryosu ve yönetmenliği Tunç Okan’a, görüntü yönetimi Güneş Karabuda’ya müzikleri ise Zülfü Livaneli’ye ait olan; Uluslararası İnsan Hakları Film Festivali dâhil nice film festivalinden ödüllerle dönmüş “Otobüs” filmi, yetmişli yıllarda Anadolu’dan Stockholm’e yasadışı yollarla giden dokuz Türk’ün hikâyesini konu almaktadır.
Otobüs, hikâyenin geçtiği yetmişli yıllara göre de eski, değil uluslararası yolculuğa şehir içi kullanıma dahi elverişsiz, trafiği sağdan işleyen bir ülkeye ait olmasına rağmen sağdaki direksiyonuyla… Nereden bakılsa tutarsızlık. Turuncu perdeli, Anadolu’da her türlü araçta görülebilen “Allah Korusun” yazısının silikçe yer aldığı; deri ya da meşin koltuklu, görüş alanı oldukça geniş, döneminde turistik seyahatlerde kullanılmış oldukça eski bir taşıttır.
Kurgu gereği yasadışı bir eylemin sonunda otobüsün, varış noktasında terk edileceğinden özellikle eski seçildiğini gözlemleriz. Ancak otobüsün bir ülke olduğunu varsayarsak aslında sol görüşlerin yönetmesi gerektiği düşünülen bir ülkede direksiyonun muhafazakâr sağ görüşün hâkimiyetinde olması, dini argümanların ön planda tutulduğu; zaman zaman da istismar edildiği gerçeğine binaen dolandırıcılıkta kullanılan otobüsün önünde “Allah Korusun” yazıyor olması manidardır. Bu bazen sağ bir liderin mottosu, bazen de cemiyet müesseselerinin istismar aracıdır. Söz konusu otobüste çocuk ya da kadın olmaması, erkek egemen toplum izlenimini verir. Benzer bir topluluğun dış dünyaya açılmayı sürü psikolojisi ile başarması mümkün değildir. Düzenbaz şoförün vaatlerine inanan yolcuların pasaportlarını ve cebindeki bozuklara kadar tüm parasını şoföre vermeleri bana göre bu psikolojinin en güzel örneğidir. Totaliter rejimlerin kaçınılmaz devrimlerine ad olmuş “turuncu”, anlamları içinde yolcuların perdenin bir göz aralığından özgürlüklerin somutça resmedildiği meydana korku içinde bakmasıyla izleyiciye esareti anımsatır.
Şoförün daha önce mağdurlardan aldığı pasaportları çöpe atması, politikada kendine güvenen yöneticilerin en kritik anda halkını büyük vaatlerle getirdiği noktada kimliksizleştirmesine benzerdir. Şoförün yasal kimliğe sahip olması kontrol noktasında ikinci sınıf insan muamelesi görmesine engel olamaz. Ardından elinde mağdurlardan topladığı bir çanta dolusu paraya rağmen kapısına geldiği ülke sınırında daha çok şüphe çekmesi üzerine ahlâka mugayir bir tutuma layık görülmesi dikkat çeker. Şoförün, kendi vatandaşına reva gördüğü davranıştan çok daha ağırına tâbi tutulmasının, onda bir vicdan muhasebesi yaratıp yaratmadığı izleyicinin sağduyusuna bırakılır. Bana göre bu teori; zimmetine para geçiren, yolsuzluklardan rant elde eden liderlerin bundan sonraki sivil yaşamında mağdur ettiği halkından daha ağır mağduriyetler yaşayıp yaşamadığının, toplumun idrakine bırakılmasıyla aynı anlamı taşıyor.
Modern mimariden ilhamla inşa edilen Sergels Meydanı, günümüzde hâlâ estetik geçerliliğini korur. Siyah & beyaz üçgenlerle donatılmış ikonik meydanın ortasında umuda yolculuğun en umutsuz unsuru otobüsün suratsızlığı yine kötü yönetilen bir ülkenin fiziksel sonuçlarına benzetilebilir. Ne kadar çirkin, yaşanmaz, katlanılmaz olsa da konfor alanından ayrılan otobüs vatandaşları, günün sonunda elenmeye mahkûmdurlar. Çünkü kimliksiz bakışları onları temel arayışlara sürüklemiştir. Açlıkları dolayısıyla şaşkın ve korkakça her yolu denerlerken kendilerini ve donarak ölen yoldaşlarını unuturlar. Bu korku nöbetlerinde insanların, polislerin, işçilerin hatta vitrin mankenlerinin gözleri hapsindeyken medeniyetin metal yokuşu; yürüyen merdivenleri tersten çıkmaları çok görülmemeli. Zaman tasavvurunda Augustinus’u haklı çıkaran otobüs ve yolcuları, medeniyetin dal ortasında kendi zamanına yenik düşerler.

(Otobüs – Sergels Meydanı)
Filmin gerçekçi atmosferi can sıkıcıdır. Hikâyenin gerçek hayatta o dönem İsveç’in sosyal-demokrat bir başbakan tarafından yönetilirken işlenebiliyor olması ise daha can sıkıcıdır.
Halihazırda diş hekimliği yapan Tunç Okan, aydınlarını sürgün eden ülkenin sürgünde olduğu bu dönemde, sürgündeki Tuncel Kurtiz’e film çekmek istediğini, elinde bir senaryo
olduğunu fakat işe nereden başlayacağını bilmediğini söyler. Tuncel Kurtiz, Okan’ı görüntü yönetmeni arkadaşı Güneş Karabuda ile tanıştırır. Çoğunlukla televizyon yapımlarında görev alan Karabuda’nın ilk kez bir sinema filminde görev alması hasebiyle gözden kaçırdığı birkaç teknik aksaklık, negatiflerin yanarak çekimlerin onuncu gününde sil baştan başlamalarına sebep olur. Artık sıkılmaya başlayan oyuncular ve filmde çoğunlukla sağlanamayan devamlılık, Tunç Okan’ın hevesini sarsar. Fakat negatiflerin yanmasıyla bu durumu fırsata çevirerek kadroda değişiklikler yaparken Okan; ikinci kez çekeceği sahneleri daha iyi kurgulama fırsatı yakalar. Diş hekimliğinden birikimiyle, biraz borç harç ve biraz da hatır gönülle birlikte çekilen filmde teknik başka eksikliklere rastlayabiliriz. Ses hataları, renk, ışık düzensizliği vs. Ancak dönemin teknik koşullarına bakıldığında bunların zaten rastlanabilir hatalar olduğunu, ilk yönetmenlik deneyimi olmasına rağmen Tunç Okan’ın mesajı ince ayrıntılarda değil, film afişinden de anlaşılacağı üzere büyük resme gizlediğini anlarız.

(Soldan sağa: Güneş Karabuda ve Tunç Okan)
Senaryo bağlamında belki daha can alıcı bir final yapılabilir; yolcular medeniyetten intikamını vahşice alarak seyircinin hırsı yatıştırılabilirdi. Fakat belki de yaka paça uygarlaştırılan yolcuların, parçalanan otobüsle aynı kaderi paylaşmamış olması daha iyidir.







