
O hep dersleri ortalama, göz numarası diğer gözlüklü akranlarından daha büyük, arada ve derede bir kızdı. Evlilik, onun için kocaman bir müessese, sığınılacak bir çatı, düşman çatlatmak için çeyizden yapılmış bir gözetleme kulesiydi. Evet, muazzam bir çeyizi vardı. Bu çeyiz yün yorgandan, 25 kiloluk tek parça uzunlamasına yastığa; yaklaşık 16 çeşit kahve yapabilen mutfak robotundan, dolap ve çekmece kulplarına asılmak üzere örülmüş karpuz, armut, muz ve bilumum egzotik meyve içeren yüzlerce parçadan oluşan dev bir sandık ya da oda demekti. Hepsini bileğinin hakkı, gözünün sağlam kısmının nuruyla; kim olduğu bilinmez, en azılı düşmanının dikkatini dahi üstüne çekebilecek nazarlara rağmen yapmış ve bitirmişti. İçerikte yer alan tüm eşyaları kullanabilmesi için kuantum bilgisayarlarda yapılmış ufak bir bakkal hesabı, 170 yıl kadar evli kalması gerektiğini gösteriyordu. Bir de şöyle hayırlı bir kısmet; doktorlar, astronotlar, hakimler çıksa, bir sıraya girse her şey tamamdı. Her şey… Salıncakta sallanırken gökyüzüne dalıp kurduğu düşteki prensi arzulardı zaman zaman: O evde her yeri pür-i pak eylemişken, dış demir kapı açılmış eve doğru yaklaşan civan, tam olarak eşi sıfatıyla jilet gibi elbisesi ve kucağında sıcacık pide kasasıyla giriş yapıveriyordu. Baba evinden artık ayrılmak vakti gelmişti zannına göre.
Baba evi… Annesinin yanı, babasının yan odası, kırık birkaç oyuncak ve kırk yıllık miras kavgası. Hiç sıra gelmemişti ona, sürprizler yapılmamıştı mesela. Doğum günü bilinmezdi evde, mevlit okutmaktan fazla. Sonra gizliden fotoroman okuyacak, annesi odasına çat diye daldığında yastığının altına sıkıştırıp uyuyor taklidi yapacak ve üstüne küçük kardeşinin aptal sorular soran bakışlarına “yat zıbar artık! ” diyecek kadar bile heyecanlı değildi hayatı. Fikrine başvurulmayacak kaldı ki zaman çark etse, devran dönüp sorulsa bile beyan etmenin bilinmezliğiyle verecek fikri bile olmayacaktı.
Nasıl olup alındıysa şaşırmaktan kendini alamadığı, sırtüstü getirince gözleri kapanan oyuncak bebeğinin dışında hiçbir oyuncağı olmadı. Zaten bir hafta sonra yalnızca bir gözü kapanıyordu. Babası zalim, annesi o kadar ilgisiz değildi. Ama nedense kimse gitmedi veli toplantısına, hasta mı olunurmuş diyerek azar yedi çok kez. Düşüp dizini yaraladığında dışarı çıkmak yasak edildi, karnesine sevinmedi kimse, maksat kocaya vermek de değildi. Sonra evde kim yapacak yemeği, o da vardı bir yandan. Hem böylelikle evdeyken şen kahkahalarla anlatılan bir hikâyenin parçası olabilmeyi düşleyecek zamana da kavuşmuş oluyordu.
Anne ve babası için otonom mucizeydi; müthiş kurabiyeler yapar, gömlekleri en iyi o ütüler ve hatta zamanında okusaydı memur bile olabilirdi. Ama olmamıştı işte, bir türlü onunla ilgili hiçbir şey ciddiye alınamıyordu. Kardeşinin kendi kaderini yaşamasının endişesini bir gece yarısından sabah ezanına kadar yüreğinden gözyaşlarına taşıdığı gün ilk kez birisi, hem de bir yabancı, yüzüne gülümseyip “günaydın” dediğinde dünyası başına yıkıldı. Tutuldu kaldı öylece. Hafif sakallı, sırt çantalı ve ne kötü devlette sigortalı görünüşlü bu adam ne demek istemişti? Adı, yaşı neydi ve Mücadele’yi neden tanısındı? Adama bir şey diyemeden tökezleyerek yoluna devam etmişti bile. Yok yere midesinde kıvılcımlar ve soru işaretleri edinmişti. Gülse… ağlasa…? Eve getirdiği ortalama karnelerin hepsi, az gören gözünün kalanını içinde kaybettiği civcivli demlik örtüsü, çeyizi falan hepsi bir anda yalan olup ateşe verilmek üzereydi. Mücadele, çok yerde hatalar yapmıştı ve şimdi ilk kez bir hatayı kendi için yapmak istiyordu. Hayali düşmanlar karaladığı eskiz kasnağı anlamsızdı artık.
Eve döndü. Komşusundan ödünç aldığı döküm dikiş makinesini avluya bıraktı ve odasına koştu. Nabzı yükseliyor, nefesi daralıyordu. Haset, öfke, mutluluk gibi beylik bir his değildi bu. Tadını bilmediği kıpırtı, cami önündeki dilenciye varını yokunu dökmek istediği bir tuhaf… Öylesine uzak, iğreti, yavandı bu şey. Bir zamanlar kuzenleriyle çıktığı gezeklerde resmini bile görmemişti o duygunun. Bu sırada bir çatırtıyla kapı açıldı. Evde kapı çalmak adeti olmadığından herkes, her yere özgürce girme hakkına sahipti. Mücadele’nin dolu gözlerine ve titreyen ellerine bakmakta olan annesiydi gelen. Yaka paça kolundan tutup getirdiği kardeşi de yanında duruyordu.
“Ne oldu sana?” Cevap vermedi. “Deli deli olma hadi, kardeşini yıka.” Aynaya baktı ve evet… En son bir hafta önce yıkanan kardeşinin yağlı kafa kokusu çaldı burnuna. Gayriihtiyari aynada kumral saçından bir parça tutup yüzünde gezdirdi. İlk defa kendini bir şeye kanıtlama kaygısı gütmeden gülümsüyordu. Deli deli olmuştu bile. Hâlbuki günaydının yanında bir de “nasılsın” duysa…
giray Yurt Genelinde Parçalı Bulutlu Serisi







