spot_img
3 Nisan 2026 / 18:16
spot_imgspot_img
spot_img

Haftanın Yazıları

spot_img

Son Yazılar

Gelip Geçerken Bir Ara

Tüm final sınavlarımı vermiş, ara tatil için memlekete gelmiştim. Elim boş, gözümde yaşlarla bir ayrılığın acısını çıkarırcasına evden dışarı attım kendimi. Gri ama baharın “bak ben geliyorum” maskesine saklanmış yumuşak bir Şubat hafta içisi. Çarşıda buluşup yürüyüş yapmak üzere arkadaşımla çoktan haberleşmiştik.

Üniversitenin ilk döneminde yaklaşık otuz metrekarelik bir apartta gereğinden fazla Bekir Sıtkı Sezgin dinlemenin belki sonucu olarak sosyal becerilerimi kaybetme noktasına gelmiştim. Artık bir şeyler olmalı, canlılarla kaynaşmalıydım. Son on saniyesini izleyince bile konusu anlaşılabilen; eşrafla iyi geçinen, mahallenin abisi, parasızlıktan beş yıldır nişanlısıyla evlenemeyen ama yüreği güzel adamın başrol olduğu komedi filmi sıcaklığıyla insanlara sarılmak, onlara çapsız ama sevgiyle yaklaşmak istiyordum. Fakat burası, her ne kadar medeniyetin imparatorluk sayfalarında yerini almış bir memleket de olsa o günden sonra burada medeniyetin adı pek duyulmamıştı. İlçeli, sıra olmak ile ilk tanıştığında bile yıl henüz 2011’di.

Beni Cumhuriyet Meydanı’nda bekleyen Yıldıray’la buluştum. Yürüyüş dışında herhangi bir planımız yoktu. Zaten yürüyüş ve dev pazar yerinde oturmak dışında fazla bir seçeneğimiz de yoktu. Fakat bizim okulda olduğumuz süreçte çarşıya yeni bir börekçi açılmıştı. O gün ikimizde de para olduğuna göre bu börekçiyi deneyebilir, sevebilir ve sevdiklerimize tadını anlatabilirdik. Önce camından içeri baktık, ardından bir teras katı olduğunu keşfettik. İkindi saatlerine yaklaştığımız için ise dükkanda az çeşitte ürün ve tek bir müşteri vardı. Selam verip içeri girdik. Usta görünümlü adama hayırlı olsun dileklerimizi ilettikten sonra raflara göz attık. Neredeyse bomboştu. Usta bize sadece kır pidesi kaldığını söyledi.
— Ustam neli var?
— Valla sade, peynirli, patatesli, kıymalı. Hepsinden var.
— Ne kadar?
— 13 lira.

Yazıyla on üç Türk lirası. Bu miktar, ortalama bir kır pidesi için o dönemde bile yeterliydi, üstelik kıymalı da aynı fiyattı. Ama hayır. Doların alıp başını gittiği, enflasyonun kontrolden çıkmaya başladığı bu dönemde, dışarıda okuyan genç bir üniversiteli olarak sürekli artan fiyatlardan dem vurmalı; bu memleketin halinin ne olacağından falan yakınarak esnafla kaynaşmanın tam zamanıydı. Önce her çeşitten ikişer tane istedim.
— Siz geçin oturun, hazır olunca getiririm.
— Paket olsun ustam.
— Tamamdır… Öğrenci misiniz?
— Evet abi…
— İyi iyi.

Adam pideleri ikiye bölüp kâğıda sarıyordu. Öğrenci olduğumu da öğrendiğine göre halkın nabzını tutma vakti gelmişti.

— Demek on üç ha?
Usta bu cümleme kızmış gibi,
— Ya kaç olacaktı?
— Yok hani pahalı diye demedim.. de kır pidesi yani, on üç…
Yıldıray, ne yapmaya çalışıyorsun der gibi yüzüme eğildi. Usta devam etti.
— Sen gelip yedin mi burada daha önce?
— Hayır.
— Ee, senin kır pidesinden beklentin ne?
Kıymalı ve peynirli olması yeterliydi benim için. Ama sırf laf olsun diye sordum da diyemiyordum.

Gerilim artmıştı. Adam burnundan uflayıp pufluyor, usta ensesinden ter akıyordu. Ama kararlıydım, fiyat konusunda en son bana hak verecek ve bize Kastamonu’da esnaflık yaptığı yıllardan eğitici, öğretici, güldürürken düşündüren basmakalıplıkta bir anısını anlatacaktı. Anlatmalıydı.
“Sadece kır pidesi değil abi. Hani herhangi bi’şey satın aldığında da fiyat az mı çok mu bilemiyorsun. O hıza yetişmek çok zor artık.”

Yıldıray beni dirseğiyle dürtüyordu. Kır pidesi ile münasebetsizlik arasındaki ince çizgiyi aştığımı benden önce sezmiş olmalıydı. Usta, elindeki pideyi bıraktı. Bıçak elindeydi. Birkaç saniye göz göze geldik.
— Koçum!
— Efendim abi?
— Bak para yoksa sıkıntı yok. Gelip geçerken verirsiniz. Hatta benden olsun.
— Yok abi olur mu öyle şey.
— Olur olur. Hadi şunu alın siz. Hatta iki tane de fazla koydum bak…
Usta ayrıca kâğıda sardığı iki pideyi poşede koydu. Yıldıray ekledi.
— Yok abi paramız var, valla olmaz.

Cüzdanlarımıza sarıldık. Ben kart, Yıldıray nakit uzattı adama. Adam nakti almak için uzanmıştı ki mavi takım elbiseli, Antonio Banderas saçlı tek müşteri arkasına dönüp bir klark çekti. — Gençlerin hesabını bana yaz abi. Benden olsun.

Ya abi olmaz, hak geçer vb. hal ve şekillerde çırpınsak da Banderas, ısrarlarımıza boyun eğmedi. Şaşkındık. Yıldıray bana öfkeyle, usta ise yiyecekseniz alın yemeyeceksiniz s**tirin gidin tadında bakıyordu. O an tutuldum ve poşedi almış bulundum. Antonio’ya teşekkür edip dükkândan ayrıldık.

Pazar yeri yakındı. Gidene kadar hiç konuşmadık. Elimde bir kucak dolusu kır pidesiyle olmasa da olacak bir şeyin olmuş olması gerçeği ile yürüyordum. Bir banka oturduk. Ağır ağır poşedi açtım. İçinden bir tane alıp Yıldıray’a uzattım. İsteksizce pideye uzanıp tek ısırık aldıktan sonra geri bıraktı ve başını ellerinin arasına aldı.
— Senin yapacağın işe s*çayım! Konuşmadın konuşmadın şimdi mi gevezeliğin tuttu! Hayır para olmasa neyse, zaten girmeyiz baştan… Ulan dayak yeseydik bu kadar koymazdı be!

Haklıydı. Ben de dayak yeriz diye beklemiştim. Lokmamı yutmakta zorlandım. Keşke kır pidesi değil de döner fiyatlarından dem vursaydım ya da ne bileyim ayakkabı falan, en azından adamın satmadığı bir şeyden. İkindiye kadar tezgahta beklemiş bir pideye göre tadının fazla güzel olması da ayrıca canımı sıkmıştı. Öyle ki normal şartlarda yirmi lirayı da hak ediyordu. Yıldıray, birkaç dakika sonra kendine geldi ve pideye durdu. Dolu gözleriyle lokmasını çiğnerken “İyi” dedi, “ekstra koyduğu kıymalıymış.”

Önceki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar